Uluslararası Öğrenciler, Self Oryantalizm ve Self Kolonyalizm

Sanayi Devrimi sonrası ilerleme paradigması açısından ivmeyi artıran ve bekletileri çok üstlere taşıyan Batı Dünyası, dünya ölçeğinde düşünüldüğünde hedefi çok yükseklere koymuştu. Başka bir deyişle; rönesans, reform, aydınlanma, sanayileşme gibi dönemlerin birikimi ve etkisiyle, Batı dünyası kuvvetli bir değişim ve gelişim sürecine girmiş ve rekabet halinde olduğu diğer dünya ile arasına hatırı sayılır bir mesafe koymuştu. Bu değişim hareketleri kendisini modernizm ile taçlandırmış ve batı dünyası bahsi geçen süreci kendi içinde zirveye taşımıştı.

Rekabet halinde olduğu diğer toplumlar açısından ise bu değişim hareketi sadece görünür yapısı ile değerlendirildi. Teknolojik gelişmeler bu görünürlüğün en önünde geliyordu elbette. Özellikle savaş teknolojisinin Batı açısından diğerleri ile kıyaslanamayacak ölçüde gelişmesi, savaş meydanlarında görünür hale gelmişti. Savaş meydanlarındaki bu tartışılmaz üstünlük diğer toplumları arayışlara sürükledi. Ancak bu arayış, sebebinden de anlaşılacağı üzere pragmatik ve tek bir amaca yönelikti: Savaş meydanında sancağı yere düşmeye başlayan toplumlar, Batı dünyasının teknolojik imkanlarından haberdar olmak, bunları ithal etmek ve mümkünse de bu bahsi geçen teknolojiyi imal etmek istiyorlardı. Osmanlı Devleti’nde bu arayışın ilk somut hamlesi Batı’dan eksperler/uzmanlar getirerek orduyu dizayn etme teşebüsü olarak gerçekleşti. Fakat Osmanlı Devleti üzerinden çok da geçmeden eksikliklerini sadece eksperler getirerek çözemeyeceğini fark etmiş olacaktı ki teknik alanda bazı çeviri hareketlerine ve batı tipi teknik okulların kurulmasına yoğunlaştı. Bütün bu çabalara rağmen Osmanlı istediği ivmeyi bir türlü yakalayamıyor ve devlet-i Aliye’yi çöküşten bir türlü kurtaramıyordu. Çabaların son hamlesi ise Batı’ya direk olarak ve kollektif manada öğrenci göndermekti ve bunun sonucunda Batı’lı eğitim alan Osmanlı ülkesi öğrencilerinin Osmanlı’nın ıslahat-modernleşme-yenileşme hareketlerinde rol alması hedeflenmişti.

Osmanlıların Batı ile direk etkileşime girdiği bu dönemi kriz-politik üzerinden değerlendirmek gerekirse, Bernard Lewis’in Müslümanlar’ın Avrupa’yı keşfi isimli kitabındaki bahsi geçen 3 dönem ve 3 karşılaşmayı hatırlamak faydalı olacaktır. Lewis’e göre Müslümanların Batı ile ilk karşılaşmaları Abbasiler dönemindeki çeviri hareketleri ile vuku bulmuş ancak müslümanların üstün olduklarına inandıkları, gerek politik – gerek ekonomik olarak üstün oldukları ve kendinden emin oldukları bir döneme denk gelmesi hasebiyle bu çeviri hareketleri Müslümanlar’ın düşünce potasında erimiş ve onları daha da kuvvetli bir medeniyete taşımıştı. İkinci dönem ise Haçlı Seferlerine ve Anadolu’ya girişe denk geliyordu ki bu dönemde de benzer bir sonuç zühur etmiş ve Müslümanlar Avrupalı’larla etkileşime girdiklerinde bu etkileşimin sonuçlarını kendi bünyeleri içinde sindirerek daha kuvvetli bir hale gelmişlerdi. Ancak üçüncü dönem etkileşimlerinde üstünlük saf değiştirmişti. Ortaçağ sonrası bahsi geçen dönemleri gerek reform gerek rönesans gerek aydınlanma ve gerekse de sanayileşme ile geçiren ve bunun sonrasını da modernite ile taçlarından Batı dünyası, müslümanlar karşısında reel-politik açısından üstün hale gelmişti. Bu üstünlük elbette ilk başta savaş meydanlarında kendini gösteriyordu. Bernard Lewis’in üçüncü dönemi tasviri ise tam da burada anlam buluyordu. Lewis, üçüncü dönemde müslümanların üstünlük hissini kaybettiğini, kendine güvenmediğini ve bu sebeple de karşılaşmış olduğu yeni Batı karşısında büyülendiğini öne sürüyordu. Bu büyülenme elbette hayranlık kavramı ile açıklanabilirdi ve içinde hayranlık bulunan bir etkileşim ile müslümanların sağlıklı ilişki kurabileceklerini iddia etmek de mümkün de olmayacaktı.

Osmanlı Devleti’nin batıya kollektif olarak ve bir devlet politikası halinde öğrenci göndermesi ise üçüncü döneme denk gelecekti. Osmanlı devleti göndermiş olduğu bu öğrenciler ile hem devleti çöküşten kurtarmak ve hem de payidar etmeyi hedefliyordu. Ancak kesif bir yenilgi ortamının içine doğmuş olan Osmanlı gençleri Batı ile karşılaştıklarında üzerilerine yüklenen yükün daha ne olduğunu ya da bu yükün ne derece taşınılabilir olduğunu anlayamadan görmüş oldukları bu yeni medeniyet algısı karşısında büyük bir şaşkınlık sergileyecekler ve ‘düşmanlarına’ aşık olacaklardı. Aynı durum elbete ikinci kriz döneminde batı dünyası için de geçerliydi. Fakat etkileşimin daha sınırlı olması ve eğitimin bu derece yaygınlaşmamış olması Batı dünyasının bu derece yaygın bir ilişki yaşamasını mümkün kılmamıştı. Yine de belirmekte fayda vardır ki Avrupa’da bugün bile çok önemli yere sahip olan üniversitler ‘Endülüs’ün eğitiminde geçmiş papazlar tarafından kurulmuştu.

Tekrar ana odak dönemimize dönecek olursak; modern dönemin beraberinde getirdiği değişim ve yeniliklerin içerisinde öğrenci hareketlilikleri sonuçları itibari ile önemli bir yer tutar ki bu öğrenci hareketliliğinin amacına da uygun bir yer tutuştur. Elbetteki öğrenci hareketliliklerini modern dönemle sınırlamak ya da bu hareketlilikleri modern dönem ile başlatmak tarihe haksızlık olacaktır ancak kollektif bir uluslararası etkileşim tasnifi yapıldığı takdirde bu başlangıç anlam kazanacaktır. Uluslararası öğrenci hareketlilikleri büyük çoğunlukla modernleşmek isteyen veya az modernleşmiş toplumlardan modern toplumlara doğru seyretmiş ve bu durum Türkiye gibi ülkelerde 19. Yüzyıl’dan itibaren devlet politikası halini almıştır. Bahsi geçen etkileşim her ne kadar kültürel ve teknik alanda cereyan etmiş / ediyor olsa da aslında siyasi bir etkileşim ve model olarak tezahür etmiştir ve etmektedir.

Osmanlı Devleti’nin Batı’ya eğitim için göndermiş olduğu ilk kuşak daha sonralarda sırasıyla Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İttihatçılar olarak sosyo-kültürel ve politik organizasyonlara dönüşmüş ve Osmanlı Devleti’nin temel amacının yani devleti çökmekten kurtarma ideali ile hareket etmiş olsalar da gerek dolaylı ve gerekse de doğrudan olarak Devletin paradigması üzerinde ciddi ve kalıcı etkiler bırakmışlardır. Bu paradigma değişikliği devleti bir anayasa ilan etmeye, meşruti sistem kurmaya ve daha da ileriki dönemlerde ise direkt rejim değişikliği ile cumhuriyeti kurmaya kadar görtürmüştür. Ancak unutmamak gerekir ki, batıda eğitim almış olan Osmanlı Aydınları genelde Bernard Lewis’in formüle ettiği gibi hayranlık üzerinden bir bilinç inşasına girerek  kendi toplumsal gerçekliklerini göz ardı etmiş ve benimsedikleri düşünceleri ab-ı hayat olarak Osmanlı’nın gündemine sokmuşlardır.

Başka bir şekilde anlatmak ve klasik tıp felsefesinden yardım almak gerekirse Batı tipi eğitim almış olan Osmanlı Aydını, hasta ile hastalık arasındaki farkı göz ardı ederek, hastalık’ı genelleştirmiş ve Osmanlı Devleti’ne Batı’lı hastaklıların tedavisini uygulamaya konulmuşlardır. Göz ardı ettikleri üzere gerek bu iki farklı medeniyetin sorunları gerek yapısal farklıları ve gerekse de kurumsal değişkenleri göz ardı edilmiş ve tarihsel bir inşa ya da teşhiş edilerek iyileştirme yapmak yerine direk olarak hal-i hazırda batı tarafından gündeme konulan sosyo-kültürel ve politik argümanlar işleme sokulmuştur.

Eğer örneklemek gerekirse, Şinasi’nin millet kavramı üzerinden yapmaya çalıştığı kavramsal değişiklik açıklayacı olacaktır. Anayasal sistemin kurulması ve toplumun yeniden tanımlanması ile Fransa’daki tebanın artık ulus olmasından etkilenen Şinasi, benzer herhangi bir gelişme yokken belki de Osmanlıcık fikrinin etkisiyle Osmanlı tebasını millet olarak kavramsallaştırmaya çalışmıştır. Ancak gerek kelimenin kökenleri açısından ve gerekse de toplumsal yapının bu duruma müsait olmaması hasebiyle Şinasi’nin bu çabası havada kalmış olsa da bu kavramsal problem günümüze kadar ulaşmış ve günlük siyasette hala bir tartışma konusu olmaya devam etmiştir.

Yeniden öğrenci değişim hareketlerine dönersek günümüz açısından durum biraz da olsa çeşitlenmiştir. Örneğin ortak bir Avrupalılık kültürü oluşturmayı ve bunu nihayi manada ortak bir politik yapıyı kurumsallaştırma ve devamını sağlama açısından önemli bir fügür olarak gündeme getiren Avrupa Birliği açısından durum farklıdır. Zaten görece bir ortak payda bulmuş olan Avrupalı devletler bunu kendi açısından devam ettirmek için Erasmus gibi öğrenci değişim programlarına başvurmuşlardır. Ancak bu görece çeşitlilik esas anlamda öğrenci değişimlerini tam anlamıyla yansıtmamaktadır. Çünkü öğrenci hareketlilikleri genelde modern olmayandan ya da az modern olan olandan modern olana doğru gerçekleşmektedir. Bunun pratikteki karşılığı ise Doğu’nun Batıya doğru bir hareketi olarak karşımıza çıkmaktadır. Batı’da yani modernde eğitim almış olan Doğu’nun fertleri ve aydınları, kendi ülkelerini sosyo-kültürel, politik ve teknik anlamda Batılılar gibi algılayıp değerlendirmişler ve kendi “Doğu”larını (orient) yaratmışlardır. Bu durum aslında Doğu Aydınının ya da eğitimli Doğu’lunun kendine yabancılaşması ile alakalıdır. Cemil Meriç Kültürden İrfana isimli 1983 yılında yayımlanan son kitabında Türk Aydını’nı ‘Batının Yeniçerileri’ olarak tasvir etmiştir. Bir başka söyleminde ise Türk Aydınını ‘Türkçe konuşan Fransız’ olarak tanımlanmaktadır. Bu durum ,her ne kadar çok ağır eleştirilmiş olsa da, elbette kimlik bunalımı yaşayan bir topluma ve bu bunalımı daha da üst perdede yaşayan bir toplumun aydınına yöneltilmiş bir ithamdır. Bu tanımın esas vurgusu yabancılaşmaya, yabancılaştığı toplumu aynileştiği toplumun değer yargıları ile tanımlamaya yani self-oryantalizme ve gereken şartlar oluştuğu takdirde ise self kolonyalizm’edir. Eğer biraz açacak olursak yabancılaşma sonucunda ötekinin safında yer alma, karar verici konuma geldiğinde Osmanlı özelinde konuşursak söz gelimi Rusya ya da Fransa yanlısı, Türkiye özelinde konuşursak ise Bolşevik ya da Nazi yanlısı aydınlara tekabül etmektedir.

Son olarak sonuçları itibari ile yakın zaman ile birlikte çeşitlendiğini vurguladığımız öğrenci değişikliklerine dönersek karşımıza birden çok çıktı çıkacaktır ki Türkiye’nin yabancı öğrenciler ile imtihanı noktasında bu sonuçları iki ile sınırlamamız mümkün olacaktır. Bunların ilki yine yabancılaşma kapsamında self oryantalizm yani kendi orientini oluşturmak, ikincisi ise ortak paydadan hareketle ortak bir kültürel atmosferin inşası olacaktır. Türkiye’nin gerek İslam Dünyası açısından ve gerekse de Batı Dünyası açısından özel konumu değerlendirildiğinde, yani temel anlamda Batılı Değerler ile yönetilen bir İslam Coğrafyası olması özelliği göz önünde bulundurulduğunda; Türkiye’de eğitim gören öğrencilerin Türkiye’nin hangi özelliği etrafında kümeleneceği, bu öğrencilerin kendi ülkerine döndünten sonra kendi orientlerini oluşturup yabancılaşmaya mı girecekeleri yoksa Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir ortak kültür dünyasına mı üye olacaklarını gösterecektir.

Ancak Türkiye’de eğitim almayı seçen öğrencilerin gelmiş olduğu ülkeler ile kıyaslandığında, Türkiye’ye doğru yapılan eğitim hareketliliğinin modern olmayandan moderne doğru olduğu genellebilecek bir önerme olduğundan dolayı; büyük ihtimal ile orta vadede Türkiye’de eğitim alan öğrencilerin Türkiye ( Türkiye’nin dahil olduğu Batı) lehine bir değerler sisteminin oluşacağını ön görebiliriz. Tabiki bu öngörü beraberinde bu öğrencilerin kendi ülkeleri sathında bir orient – doğu oluşturucakları gerçeğini de beraberinde getirecektir.

Mustafa Kemal Sağlam

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Araştırma Görevlisi