Müstemleke Memleketlerin Sesi: Immanuel Wallerstein

Bahattin Cizreli

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü, Araştırma Görevlisi

  1950’li yıllarda modernleşmeyi evrensel ve zorunlu bir süreç olarak gören modernleşme okulu revaçtaydı. Bu ekole göre az gelişmiş ülkeler Batı dünyası ile aynı rotayı takip ettiklerinde geri kalmışlıktan kurtulabilirdi. Bu bağlamda modernleşme özü itibariyle Batıcı ilerleme anlayışını barındıran bir toplumsal değişme süreci olarak değerlendirilmektedir. Geri kalmış olarak değerlendirilen toplumlar ancak geleneksel toplumsal yapı ve değerlerine sırt çevirerek bir çıkış yolu bulabilirdi. Bu ekolün en meşhur ismi olan Talcott Parsons’a göre ABD gerçek yol göstericidir ve modernleşme aslında Amerikanlaşmaktır.(Arslan, 2011) Parsons’da modernleşmeye geleneksel toplum / modern toplum ayrımı çerçevesinde bakmaktadır. Lerner’a göre ise modern olan ile olmayan arasındaki ayrımı kentlilik belirginleştirmektedir. Eisenstadt’a göre modern toplumlarda siyasi gücün kapsamı genişlerken rejim demokratikleşmektedir. Kültürel anlamda modernleşme kültürel farklılaşma ile görülür. (Kongar, 1995) W. Rostow ise iktisadi gelişimi merhalelere ayırır: Geleneksel toplum, kalkışın ön şartları, kalkış, olgunlaşma eğilimi, yüksek kitlesel tüketim. Aynı çağ içinde toplumlar farklı gelişme evrelerinde olabilir ancak hepsinin ulaşmaya çalıştığı nokta Modern Amerikadır. (Slattery, 2014)

Bağımlılık kuramı modernleşme okuluna tepki olarak ortaya çıkar. Ekseriyetle Latin Amerikalı sosyologlar tarafından desteklenen bağımlılık ekolüne göre az gelişmişliğin nedeni Batılılaşmaya karşı yerel direniş değil sömürgeci ilişkilerdir. Gelişememenin sebebi merkez ülkelerin çevre ülkeleri hammadde, tarımsal meta ve ucuz iş gücü kaynağı olarak görmesidir. Bu eşitsiz iktisadi ilişki siyaseten de meşrulaştırılarak süreklileştirilmiştir. Bağımlılık kuramı denildiğinde Andre Gunder Frank, Samir Amin, Paul Baran anımsansa da bu kuram Immanuel Wallerstein ile özdeşleşmiştir. (Kocaman, 2004)

1930 New York doğumlu Wallerstein’ın ailesi ve çevresi politik gelişmeleri yakından takip etmekteydi. Bu nedenle o da genç yaşları itibariyle küresel politik gündemden sürekli haberdar oldu. 1947 yılında sosyoloji eğitimini almak için girdiği Columbia Üniversitesindeki lisans eğitimini 1951’de, aynı üniversitede devam ettiği doktorasını 1959’da bitirdi. Doktora tezi Mc Cartizm üzerinedir. 1974 yılında ona ün ve itibar kazandıran “Modern Dünya Sistemi” adlı eserinin ilk cildini yayımlar. 1980’de ikinci cildi, 1989’da üçüncü cildi ve 2011’de dördüncü cildi yayımlanmıştır. Bunun dışında çok sayıda makale ve konuşmalarından oluşan eserleri bulunmaktadır. 1994-1998 yılları arasında Uluslararası Sosyoloji Derneği’nin başkanlığını yürütmüştür. Immanuel Wallerstein’ın entelektüel serüveni üç devreye ayrılabilir:

  • 1955-70: Afrika Ulusal Bağımsızlık Hareketleri
  • 1970-91: Modern Dünya Sistemi
  • 1991 ve sonrası: Sosyal Bilimlerin Yeniden İnşası (Kaya, 2007)

Wallerstein’ın düşünsel dünyasını etkileyen üç önemli olay ve üç önemli isimden literatürde bahsedilmektedir. Olay bazında 2. ve 3. Enternasyonaller’ de yaşanan ayrılıklar, Afrika ulusal mücadeleleri ve 1968 sokak hareketleridir. Düşünür olarak da Frantz Fanon’un siyahiler üzerine psikiyatrik incelemeleri, sömürgecilik ve özgürlük hareketleri üzerine düşünceleri, Fernand Braudel ve Annales Okulu’nun sosyal tarih metodolojisi ile Ilya Prigogine’in bütünsel dönüşüme ve doğal fenomenlerin eşitsizliğine dikkat çeken bilimsel incelemeleri Wallerstein’ı etkilemiştir. Fakat bunlardan önce onun sıkı bir marksist olduğunu söylemek gerekir. O, komünizmin yenilgiye uğradığını kabul eden bir marksisttir. İktisadi tahlillerinde bu etkiyi görmek mümkündür. Uluslararası politika analizinde ise Lenin’in emperyalizm teorisinin etkisi görülmektedir.

Dünya Sistemleri Kuramı

1960’lar işlevselci pozitivizmin eleştirilip sosyolojinin tarihle buluştuğu yıllardır. Bu eleştirilerin paydaşı ve tarihsel sosyolojinin savunucusu olarak Wallerstein bu konjonktürde tüm toplumlara uygulanabilecek makro sosyolojik bir kuram aramaktaydı. Kapitalist ekonominin küreselliğine ve ulus devletlerarasındaki bağımlılığa dikkat çekti. Siyasi kuramını 1500 sonrası gelişen Batı iktisadını merkeze alarak kurdu. Modern dünya sistemini bir organizmaya benzeterek doğuşunu ve yayılışını kaleme aldı. (Ragin & Chirot, 1999) Daha erken dönemde Andre Gunder Frank sermayenin kesintisiz birikimini, dünya ticaret ağını ve Avrupa merkezli tarih yazımını eleştirel bir biçimde kaleme aldı.(Subaşıoğlu, 2014) Devletler arasındaki hiyerarşiyi görünür kılmak için Samir Amin ise merkez-çevre kavramlarını kullandı.

Modern Dünya Sistemi ülkelerin iktisadi olarak birbirine bağımlı olduğunu açıklayan bir kuramdır. Kapitalimin köklerini 15. Yüzyıl sonlarına dayandıran bu sisteme göre insanlık tarihi üç ana evreden oluşmaktadır. M.Ö. 8000-10000 öncesi dönem bilinmeyen dönem olduğu için kayda geçmez. Bu dönemden 1500 yılına kadar gelen evre de kendi içinde üçe ayrılır: Mini Sistemler, Dünya İmparatorlukları, Dünya Ekonomileri. 1500 sonrası dönem ise Modern Dünya Sistemidir. (Arslan, 2011)

Wallerstein’a göre sermaye, kapitalizmi anlamak için merkezi bir kavramdır. Ancak sermaye sadece para biçimindeki mal ve makinelerin stoku değildir. Tarihsel birikimin cisimleşmiş halidir. Tarihsel kapitalizm kavramı ile de 15. yüzyıl sonlarında oluşmaya başlayan 19. yüzyılda yer küreyi kaplayan küresel ekonomi sistemi anlatılmaktadır. Sermaye sahibi karını arttırmak için dünya piyasasında aktör olur. Ucuz hammadde, ucuz iş gücü ihtiyacına karşılık yeni pazarlar arar. Meta zincirleri coğrafi yayılımları hedefler. Üretimdeki hiyerarşi zamanla mekânsal hiyerarşiye dönüşür. Kaybeden ülkeler çevreye, kazananlar merkeze dönüşür. Artı değer merkez ülkelerde toplanır. Hangi metanın nerede üretileceğine de merkez ülkeler karar verir. Düşük maliyetli işgücü arayışı çevre ülkeleri proleterleştirir.

Sermaye sınırsız birikimi sürdürebilmek için devlet aygıtını elinde tutmak ister. Sınırlardan neyin geçip neyin geçmeyeceğine sermaye karar verir. Savaşlar devletlerarasında gözükse de sermayelerin imparatorluk savaşlarıdır. Sermaye bilimi de kontrolü altında tutar. Zaten bilim kurumsal kilise karşısında sermaye sayesinde özgürlüğünü kazanmıştır. Bilim gibi evrenselleştirici ideolojiler de sermayenin hizmetindedir. Bilimin sayesinde toplumların ilerleyeceği tezi de liberal bir ütopyadır. İlerleme fikri kapitalizme haklılık kazandırmaktadır. Wallerstein’a göre ezilenlerin durumu 500 sene önceye göre daha kötüdür. Sosyalistler kapitalizmin oluşumunu “burjuva devrimi” teziyle meşrulaştırmaktadır. İlericiliğe bağımlı sosyalizmden bir gelecek çıkmaz. (Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 1992)

Sermaye hem devlet içinde hem de diğer devletlere egemenlik kurmak ister. Modern dünya sisteminde devletler bir organizmanın parçası gibi birbirlerine bağlıdır. Bu bütünlükte her şey diğer her şeyi belirler. Ülkelerin batı tipi modernleşme veya kalkınma programları ile gelişmesi bir hayaldir. Merkez ülkelerle çevre ülkeler arasındaki eşitsiz ilişki sürdüğü müddetçe modernleşme ve kalkınma oyalamadan başka bir şey değildir. Tek tip bir evrensel evrim iddiası aldatıcıdır. Polonya Batı Avrupa’nın tahıl ihtiyacını karşıladığı müddetçe bu böylece sürer gider.

Gerçeği kavramak onu bütünüyle kuşatmakla mümkündür. Toplumsal değişimi anlamak için Wallerstein’a göre en uygun kavram “modern dünya sistemi” dir. Dünya ekonomisinin uzamsal boyutunu merkez, çevre ve yarı-çevre ülkeler oluşturur. Servet çevreden merkeze doğru akarken zengin daha zenginleşir, yoksul daha yoksullaşır. Modern dünya sistemi yayılırken az sayıda devlet merkezdeyken 20. Yüzyılda buna ABD ve Japonya da katılmıştır. Çevre ülkeleri ise Güney ve Orta Amerika, Afrika ve Asya’da yoğunlaşmaktadır. Çevre ülkeleri merkez ülkeler için ucuz iş gücü ve hammadde kaynağıdır. Küresel sistemde bu iki ucun arasında bir form olarak yarı-çevre ülkeler de bulunmaktadır. Dünya sisteminin istikrarlı biçimde seyretmesi için hayati rol oynayan yarı-çevre ülkeler merkez ülke olmak için sürekli bir mücadele içerisindedir. Wallerstein’ın iddiasına göre küresel sistem devresel krizler yaşamaktadır. 1991 sosyalist bloğun çöküşü sadece komünizmin yıkılışı değil liberalizmin de sonunun emaresidir. Tarihsel kapitalizmin zaaflarından biri de öz muhalefetini içinde barındırmasıdır. 1945-70 arasında parlatılan liberal değerler önemini kaybetmektedir. (Wallerstein, Liberalizmden Sonra, 2009) Mevcut dünya sistemi 21. yüzyılın ortasında yıkılacaktır. Bu yıkımın habercisi kimlik ve ırkçılık karşıtı hareketlerdir. Tarihsel kapitalizmin içinden çıkacak öz muhalefet tıpkı 1968 öğrenci hareketlerinde olduğu gibi kendi devrimci dalgasını doğuracaktır. Modern dünya sistemine karşı mücadele ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı mücadeledir. (Wallerstein, Jeopolitik ve Jeokültür, 1993)

Dünya Sistemleri Kuramına göre göç bu sistemin doğal bir sonucudur. Çevre ülkelerden merkez ülkelere doğru akan zorunlu göç bu eşitsiz iktisadi sistemin sonucudur. Merkez ülkeler emek ihtiyacının yoğun olduğu sektörlerde vasıfsız ve ucuz iş gücüne ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaç erken dönemde merkez ülkelerdeki fabrikalarda sağlanırken geç dönemde çevre ülkelere yapılan iş yatırımlarında ucuz iş gücü değerlendirilmektedir. Merkez ülkelerin çevre ülkelere kurduğu fabrikalar ve ekonomik yaptırımlar geleneksel üretim ilişkilerini parçalayarak işsizliği ve muhtemel göçmen nüfusunu arttırır. (Çağlayan, 2006) Büyük sermaye, çevre ülkenin pazarına girdiğinde geleneksel üretimi parçaladığı gibi küçük işletmeleri de çökertir.

Merkez ülkeler ihtiyaç duydukları nitelikli beyin göçünü sağlamak için teşvik edici politikalar yaparlar. Ücret oranlarını düşük tutmalarına olanak sağladığına inandıkları göçmenleri buyur eden işadamlarıdır. Ve bir dereceye kadar da haklıdırlar. Bu nedenle bunlar göçmenlerin giriş ve çalışma hakkı olmasını isterler. Fakat göçmenlere daha yüksek ücretler için mücadele etmelerini sağlayacak politik hakların verilmesi adına bir kaygıları yoktur.” (Wallerstein, 2006) Bir yandan göçmenlerin siyasal hak kazanmalarını istemeyen ancak diğer taraftan iş gücüne ihtiyaç duyan sermaye ve kontrolü altındaki devlet aygıtı bir yandan kaçak göçmenliğe kapı aralarken, diğer taraftan ırkçı hareketlere karşı sessiz kalır. Üstelik kaçak göçmenler yasal haklara sahip göçmenlere göre daha kolay sınır dışı edilebilmektedir. (Akpınar, 2011)

Immanuel Wallerstein’ın 15. Yüzyıl itibariyle oluşmaya başladığını iddia ettiği tarihsel kapitalizm Batı sömürgeciliğinin yayılımı ile eş güdümlüdür. Her ne kadar 16. Yüzyıl itibariyle sömürgecilik yarışını İspanya ve Portekiz başlatsa da bu iki ülke zenginliği süreklileştirebilecek bir hegemonya kuramadılar. Güney Amerika’nın Doğu, Afrika’nın Batı cepheleri ve Doğu Hint Adaları kısa zamanda Portekiz’in sömürgesi konumuna düştü. İspanya ise Güney ve Orta Amerika’nın Batı cephesini sömürgeleştirdi. Afrika’nın ise erken dönemde Kuzey cephesini sömürgeleştirdiler. Portekiz ve İspanya’nın Güney Amerika’daki tahripkâr yolu ortaya iş gücü sorununu çıkardı. Bu ihtiyacı karşılamak için de Afrika’dan Amerika’ya köle ticareti başladı. Diğer yandan bu sömürgeleştirme hareketi bir dini tebliğ vazifesi de taşımaktaydı. Diğer dinlere karşı savaş açılıyor ve Katolik Hristiyanlık egemen kılınmak isteniyordu.

İspanya ve Portekiz’in sömürgecilik anlayışı altın ve diğer değerli taşınır malları ana kıtaya getirmekle sınırlıdır. Portekizliler Hint Deniz Yolu’nda ticareti engelleyecek korsanlık faaliyetleri yürüttüler. Oysa İngiltere ve Hollanda sömürge bölgelerde başta tarım olmak üzere ekonomik faaliyetlerin kontrolü ve sürdürülmesi üzerine odaklandı. Fakat her iki durumda da sömürge ülkenin gelir kaynakları dağıtılıyor, ülke sosyal yıkıma uğruyordu. Modern dünya sistemi 16. yüzyılda Portekiz ve İspanya öncülüğünde bir genişleme dönemi yaşamıştır. Daha sonra 17. yüzyılda merkantilizmin krizi üzerine yeni aktörler olarak Hollanda ve İngiltere sahneye çıkmıştır. 1648 Westphalia Antlaşması tüm modern dünya sisteminin resmen kurulduğu milattır. (Wallerstein, Modern Dünya Sistemi 2, 2012)

Hollanda 1579 yılında İspanya’dan bağımsızlığını kazandı. Daha önce Portekiz ve İspanya gemilerinde çalışan Hollandalı tüccarlar 17. yüzyılda Amsterdam’ı bir ekonomi merkezine dönüştürmeyi başardı. Hindistan’ın bir kısmı, Sri Lanka, Endonezya, Güney Afrika ve Amerika’nın belirli merkezleri kısa zamanda Hollanda’nın kontrolüne girdi. 1654-1674 yılları arasında İngiltere ile üç kere savaşan Hollanda bazı önemli sömürgelerini ve dünya liderliğini İngiltere’ye kaptırdı. (Özcan, 2014)

Fransız sömürgeci faaliyetleri 15. yüzyıl itibariyle Kuzey Afrika üzerinden İç Afrika’ya doğru başlasa da asıl yayılmacı dönem Napolyon’un 1798 Mısır İşgali’nden sonra olmuştur. Fransa’nın Afrika içlerine doğru yayılması eski pek çok krallığın yıkılarak bölgedeki siyasi istikrarın bozulmasıyla sonuçlandı. Fransa sömürgelerinde bir yandan Katolik okullar açarken diğer taraftan da seküler kültürünü yaymaktadır. İngiltere’nin en güçlü mali desteği donanmaya vermesi gibi Fransa da kara ordusunu güçlendirmeyi tercih etti. Fransız yayılmacılığında Fransız devriminin de payı yadsınamaz.

1600 yılında kurulan Doğu Hindistan Şirketi İngiliz sömürgeciliğinin miladıdır. Diğer sömürgeci devletlerle girilen uzun bir mücadelenin ardından İngiltere 18. yüzyılın sonunda bir Dünya İmparatorluğuna dönüşmüştür. Hindistan, Avustralya, Yeni Zelanda, Singapur, Kanada, Nijerya, G. Afrika ve Arabistan sömürgeleriyle Büyük Britanya üzerinde güneş batmayan imparatorluk unvanını aldı. İngiltere gittiği ülkelere medeniyet götürme iddiasına sahipti ve egemenliği altındaki ülkelerde İngilizce’yi de hâkim kıldı. Kolonilerine nüfus da taşıdı. (Özcan, 2014)

İç anlaşmazlıklarını geç aşabilen ülkeler olarak Almanya ve İtalya bu yarışa geç katıldı. Almanya Güney-Batı Afrika ve bazı Asya şehirlerine yönelirken İtalya Kuzey Afrika (Trablusgarp) üzerinden Afrika Boynuzuna yöneldi. Almanya 20. yüzyılda çevre ülkeleri önce işgaller daha sonra ekonomi yoluyla kendisine bağımlı kılmak istedi.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yükselen ulusal bağımsızlık hareketleri geleneksel sömürgecilik çağını kapattı ve modern sömürgecilik devri başladı. Amerika ve Rusya’nın oluşturduğu iki kutuplu dünyada Latin Amerika tümüyle ABD’nin siyasal egemenliği altına girdi. ABD bir yandan seçimle iktidara gelmiş sol hükumetleri devirerek anti-emperyalist dalgayı engelliyor, diğer yandan iktisadi anlamda az gelişmiş ülkeleri IMF ile borçlandırarak kendine bağımlı kılıyordu. Asya’da ise SSCB hegemonyası sağlanmıştı. ABD demokrasi, SSCB devrim ihraç etmekteydi. İki ülke arasında esen rüzgârlar Angola, Kore, Vietnam, Küba üzerinden sıcak savaşa dönüşebiliyordu. ABD savaşla başaramadığını kültür emperyalizmiyle tesis etmeye çalıştı. 1991 yılında Sovyetler bloğunun çöküşü ile ABD Ortadoğu’ya, Almanya Doğu Avrupa’ya rahatlıkla girebildi. Ortadoğu’da iç savaş süreklileştirilerek emperyalist tahakküm meşrulaştırıldı.

Bu tarihsel aktarımla Wallerstein’ın kuramı beraber okunduğunda onun yapısalcı sosyal tarih teorisi anlaşılmaktadır. Değişimin toplumsal-yapısal kaynaklarına eğilen araştırmacı ekonomi, siyaset, antropoloji, tarih ve sosyolojiye başvurarak makro sosyolojiye yeniden can verir. Wallerstein’a göre bu sömürü ilişkisi kendisini sosyal bilimlerle de meşrulaştırır. Bu nedenle de modern dünya sistemi eleştirisinin ir diğer boyutu modern sosyal bilimlerin eleştirisidir. Bu eleştirileri Wallerstein’ın “Liberalizmden Sonra” eserinde ve kendisinin de dâhil olduğu Gulbenkian Komisyonu raporunda bulabiliriz. 19. yüzyılın ortalarında sosyal bilimler arasında çizilen keskin sınırlar bu komisyonun iddiasına göre 20. yüzyılın ortasında silikleşmiştir. Avrupa kentlerinin sorunlarını çözmek amacıyla ortaya çıkan sosyoloji 1945 sonrası antropolojinin yöntemiyle buluşmuş, antropolojinin nesnesi Avrupa’ya taşınmış, oryantalizm devre dışı kalmıştır. 1945 sonrası yoğun nüfus artışı ve mesleklerdeki farklılaşma sonucunda artık disiplinler değil bölge araştırmaları revaçtadır. Disiplinler arası çalışmalar güçlendirilmeli, disiplinler çoğulcu evrensellik ilkesinde buluşmalıdır. Devletin merkeze alınmadığı, geleneksel sınırların kaldırıldığı, çok yönelimli araştırma anlayışının geliştirildiği bir akademi anlayışı inşa edilmelidir. (Wallerstein, Gulbenkian Komisyonu: Sosyal Bilimleri Açın, 2014)

Kaynak eserler

Akpınar, T. (2011). Uluslararası Kaçak İşçi Göçlerine Yönelik Politikalar. Çalışma ve Toplum, 201-213.

Arslan, F. (2011). Wallerstein’ın Modern Dünya Sistemi Modeli Açısından Modernleşme Kuramı – Yükseklisans Tezi. Afyon: Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü .

Çağlayan, S. (2006). Göç Kuramları, Göç ve Göçmen İlişkisi. Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 67-91.

Kaya, T. (2007). Immanuel Wallerstein: Eserleri Çerçevesinde Entelektüel Gelişimi.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi, 101-118.

Kocaman, V. (2004). Wallerstein’ın Dünya Sistemi Yaklaşımı – Doktora Tezi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Kongar, E. (1995). Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Özcan, A. (2014). Sömürgecilik Tarihi (Afrika-Asya). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Yayınları.

Ragin, C., & Chirot, D. (1999). Immanuel Wallerstein’ın Dünya Sistemi: Tarih Olarak Siyaset ve Sosyoloji. T. Skocpol içinde, Tarihsel Sosyoloji: Blochtan Wallerstein’e Görüşler ve Yöntemler (s. 276-312). İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Slattery, M. (2014). Modernleşme Teorisi. M. Slattery içinde, Sosyolojide Temel Fikirler (s. 310-317). İstanbul: Sentez Yayınları.

Subaşıoğlu, D. (2014). Andre Gunder Frank: Tarih ve Sistemin Tekliği Üzerine Bir Çalışma. İLEM içinde, TLÇK III. Bildirileri (s. 107-120). İstanbul: İlem.

Wallerstein, I. (1992). Tarihsel Kapitalizm. İstanbul: Metis Yayınları.

Wallerstein, I. (1993). Jeopolitik ve Jeokültür. İstanbul: İz Yayıncılık.

Wallerstein, I. (2009). Liberalizmden Sonra. İstanbul: Metis Yayınları.

Wallerstein, I. (2012). Modern Dünya Sistemi 2. İstanbul: Yarın Yayınları.

Wallerstein, I. (2014). Gulbenkian Komisyonu: Sosyal Bilimleri Açın. İstanbul: Metis Yayınları.

*** Bu yazı http://defterimdebirikenler.blogspot.com.tr/2015/11/mustemleke-memleketlerin-sesi-immanuel.html adresinden alıntılanmıştır.